Çocuklarla Ölümü Konuşmak - Doktor Makaleleri
Bize ile Bağlan

Psikolojik Danışman ve Rehber

Çocuklarla Ölümü Konuşmak

Yayınlanan

üzerinde

Ölüm gibi acı deneyimler yaşarken; olan bitene şahit olan çocuklara, bu durumun nasıl anlatılacağı önemli bir mesele olmaktadır. Çocuklar kayıplarla bir şekilde karşılaşabilirler. Evcil hayvanlarının kaybı da onlar için önemli kayıplardandır. Çocuğun yasla başa çıkmasında yetişkinler olarak destekleyici olabiliriz. Çocuk için ebeveyn, güvenli bir sığınak özelliği taşımaktadır. Mutlu bir ailede, sevgi ve güven duygusu olan bir çocuğun; ölüm ve kayıp dahil yaşamda karşılaşacağı krizleri iyi bir şekilde atlatacağı söylenebilir.

Öncelikle kısaca yas sürecinden bahsedelim. Yas kültürel bir bağlam içindedir kültürel tepkileri içerir. Ölen kişiye karşın tamamlanmamış plan hayal ve fantezileri içerir. Çözümlenmemiş yaslar gelecekteki kararları, bağlanma figürlerini etkilemektedir. Aileden birinin kaybı söz konusu olduğunda, ailenin de acısının varlığı kabul edilmelidir. Kendi yasıyla baş etmeye çalışıp yeni hayata uyum sağlarken bir yandan çocuğunu büyüten ebeveynlerin; kendi baş etme becerisi, yasını tamamlayabilmesi, çocuğunu rahatlatabilmesi, çocuğuna kaybın yerine geçecek nesneler sağlaması çocuğunun toparlanmasında etkilidir. Aslında çocuklar ölümün farkındadır, çocuklar çok iyi gözlemcidir. Yetişkinlerin yaşadıkları yas süreci kendilerini modelleyen çocukları için örnek teşkil etmektedir. Yetişkinler yas sürecinin bastırmamalı, kendi duygularını gizlememeli.

Çocuğun yası, ölümü nasıl algıladığına göre değişkenlik göstermektedir. Çocukların gelişim dönemlerine göre, yası algılayışları, verdikleri tepkiler çeşitlenmektedir. Çocuğa yardımcı olmak için gelişim dönemini bilmek ve çocuğun ihtiyaçlarını iyi tanımak gerekir. Yaş dönemleri net sınırlar olmamakla birlikte;

0-2 yaş: Bir şeyin eksik olduğunu hisseder, yas yetişkin yasına benzemez. Daha çok davranışsal tepkiler verir. Ölüm kavramı net oluşmamıştır. Kayıpla büyüyen bir çocuk hayali bir imge oluşturup, bunu sürdürmeye çalışacaktır. Ölen ebeveynin yerine geçen bakım veren kişi çocuğun sevgi ve güven ihtiyaçlarını karşılamaya özen göstermelidir.

2-6 yaş: Yetişkin yardımıyla “ölüm” kavramını anlamaya başlar. Ölüm uyku ve ayrılık kavramları içinde sıkışmıştır, Bu yaş döneminde ayrılık kaygısı ilk kaygı durumu olarak karşımıza çıkar. Ölüm geri döndürülebilir, geçici bir şeymiş sayarlar, tekrar uyunabileceğine inanır gerçeklik algısı oturmamıştır, ölüm nedenlerini sayamaz. Yeme-uyku bozuklukları, korku, endişe, güvensiz, üzüntü, özlem ve suçluluk gibi duygusal tepkiler görülebilir.

6-9 yaş: Yavaş yavaş ölümün son olduğunu anlamaya başlar. 9-10 yaşlarında ölen kişinin artık hayatta olmadığı gerçeğini anlar ancak son olmamasını dilemeye devam edebilir. Okul yaşantısında gerileme gibi tepkiler görülebilir.

9-12 yaş: Ölümün bir son olduğunu anlar. Gerçek anlamda ölüm kaygısıyla tanışmıştır. Kendi ölümlülüğünün de farkındadır. Kendisinin ya da ebeveynlerinin ölümlerine dair korkular yaşayabilir. Okula devamsızlık, sosyal geri çekilme gibi tepkiler görülebilir.

12-18: Ebeveyne bağlılık arkadaşlara yönelmiştir. Ergen için ölüm görünürde anlamsız ve düşünülmemesi gereken konulardır ancak yine de çok fazla düşünmektedir. Ölüm kaygısı önemli bir olgu olarak karşımıza çıkmaktadır, ölüme meydan okuma girişimleri bu bağlamda ele alınabilir. Riskli davranışlar, kendine zarar verme, öfke, aşırı sorumluluk üstlenme gibi tepkiler görülebilir.

Çocuğun yaşı, çocuğun ev ortamının güvenli olması, yetişkinlerin kayba yönelik tepkileri, baş etme becerileri, teselli sağlayabilme becerileri; çocuğun yas tepkilerini etkiler. Aşağıda çocukların gösterdikleri tepkiler kategorize edilmiştir.

Okumaya Devam
Reklam
Yorum İçin Tıklayın

Yorum Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Psikolojik Danışman ve Rehber

İkimiz Birden Kazanabilir Miyiz?

Yayınlanan

üzerinde

Tarafından

“Benim çocuğum çok inat” gibi ifadeleri sık sık duyarız. Acaba inat olan sadece çocuk mu diye de bir bakmak gerekmez mi? İnat anı, çatışma durumudur. Çatışma dediğimiz şey ise, fikir ayrılığıdır. İstiyoruz ki çocuğumuzla, eşimizle, dostumuzla hiç çatışmayalım; bir yandan da farklı düşünsün, gelişsin ve geliştirsin. Öyleyse, bu ne perhiz bu ne lahana turşusu?

Çatışmalar hayatımızın her döneminde olacaktır, bundan keyif almasını öğrendiğimizde işler daha güzel olacak. Farklı düşünmenin ve çatışma yaşamanın normal olduğunu ve gelişim halinde olması gerektiğini kabul etmekle işe başlayabiliriz. Ben farklıyım, o farklı; biz her ikimiz de farklı düşünüyoruz, diyerek…

Çatışma çözümünde yeni bir metod deneyelim. Yarışın olmadığı bir dünya hayal ederken kaybedenin de olmadığını hayal edip kazan-kazan yöntemi ile çatışmaların üstesinden gelmeye çalışalım.

Bir çatışma ve inatlaşma durumu yaşıyoruz;
Önce bunu fark edelim. “Evet, burada bir çatışmamız var” diyerek bu farkındalığa çocuğu da davet edebiliriz.
“Sen … istiyorsun, ben de … sebeplerden dolayı … istiyorum ” gibi ifadelerle o an yaşanan durumu özetleyebiliriz.
“İkimizin de mutlu olacağı bir çözüm düşünebilir misin?” diyerek çocuğun dikkate almadığımız o sorun çözme becerisini gözlemleyebiliriz.

Kazan-kazan yönteminde ya çocuk bir fikir öne sürmezse nasıl ilerleriz ya da gerçekten bir fikri yoksa nasıl olur? Mümkün mü? Elbette. Uygun zamanı bulmak, uygun ortamı hazırlamak önemli. Çocuk problem çözmeye katılmayı pek istemiyorsa (çok farklı duygularla bu durum mümkün olabilir) daha uygun bir zamana erteleyebiliriz. Aklına çözüm gelmiyorsa, ona örnek olmak ve kendi alternatiflerimizi de iletmek adına biz öneri sunabiliriz. Bu hareket çocuğa bir ışık tutabilir, onun aklına başka çözümler gelmesini sağlayabilir. Tüm çözümleri listeleyerek en uygun çözüme karar verip, uygulama şeklini açıklayıp bir bakabiliriz işe yarayıp yaramadığına.
Toparlayacak olursak;
Çatışma tanımlanır.
Çeşitli çözümler üretilir.
Önerilen çözümler tartışılır.

Ne işe yarar?
Çocuk kendini değerli ve işe yarar hisseder, özgüveni gelişir, problem çözme becerisi gelişir…

Kazan-kazan yöntemi yalnızca ebeveyn-çocuk ilişkisinde değil, her ilişkide uygun ifadelerle kullanabileceğimiz bir yöntemdir. Deneyelim, kazançlarımız arttığını göreceğiz.

Okumaya Devam

Psikolojik Danışman ve Rehber

Bebişten Sonra İlişkileri Keşfediyoruz

Yayınlanan

üzerinde

Tarafından

Bebekten sonra ilişkiler öyle sanıldığı gibi süt liman gitmez her zaman.Araştırmalara göre çiftlerin %68’i doğumdan sonra ilişkilerinden memnun değillerdir. Oysaki çocuğunuza verebileceğiniz en güzel hediye ,aranızdaki güçlü ilişkidir der John Gottman.

Doğumdan sonra ilk yıl neler oluyor?Çatışmalar artıyor,ilişki tatmini azalıyor,cinsellik azalıyor,eşler arasında iletişim azalıyor ve var olan iletişim de stresli hale geliyor.Uyku düzeni bozuluyor,babaların hatırı sayılır bir bölümü yeni düzende kendilerine yer bulmakta zorlanıyorlar ve uzaklaşıyorlar.

Sonrası tahmin edebileceğiniz üzere doğum sonra depresyonu.Peki ne yapmalı da sağlıklı atlatmalı?Eşler deneyimledikleri stres hakkında konuşabilirler.Dinlenmek için zaman ayırabilirler.Partnerlerinize masaj yapabilirsiniz .Eşinizin size yardım etmesine izin verebilirsiniz.

Peki doğumdan sonra cinsellik? Cinselliğe olan ilgi azalıyor,ilişkinin önceliği bebeğe kayıyor,çatışmaların şiddeti artıyor. Ne yapmalı?Eşinizle değişimleri konuşun,yakınlığınızı ve ten temasını artırın,cinselliği öncelik haline getirin,baş başa anlarınızı planlayın.Unutmayın ilişkide yapılan her olumlu şey,ön sevişmedir.

Eşlerin ilişkilerini güçlendirecek birkaç tüyo;yakınlık ve arkadaşlığınızı güçlü tutun,tartışmalarınızı etkili biçimde yönetin,ortak anlam yaratın ve yaşam hayallerinizi gerçekleştirin.

Haklısınız kolay değil,kolay da olmayacak. Lohusalık,babanın kendine yer edinme arayışı,çekirdek aile dışında kalan aile büyüklerinin istekleri ve temasları ilişkinizi zorlaştırıyor. Çekirdek aile nasıl olacağız,sütüm gelecek mi ,çocuğum minicik,eşim benden kaçıyor . Yalnız değilsiniz doğumdan sonra hatrı sayılır bir kesim sadece ülkemizde değil tüm dünyada aynı kaygıyı paylaşıyor. Bu bir süreç ve her şey de olduğu gibi bir sonu var, geçecek.

Yumuşak geçişlerle atlatmak için;ilişkilerde sık sık yapılan küçük şeylerle iyileşin…

Okumaya Devam

Psikolojik Danışman ve Rehber

Yaşanmamış Yaşamlar ve Özdeğer

Yayınlanan

üzerinde

Tarafından

“Dünyadaki bütün kötülüklerin ve savaşların temelinde yaşanmamış yaşamlar vardır. Özdeğer düşüklüğü dünyadaki tüm kötülüklerin kaynağıdır.” Eric Fromm özdeğerin önemini bu şekilde ifade etmektedir. Peki, nedir bu özdeğer dediğimiz kavram? Kişinin kendisine değer vermesi, kendini olduğu gibi kabul etmesi ve kendine karşı dürüst-merhametli bir yaklaşım sergilemesi diyebiliriz. Özdeğerin temelleri büyük oranda ailede atılır.

Çocuk aile içinde aşağıda bahsedildiği gibi bazı olumsuz yaklaşımlarla yetiştirildiğinde özdeğeri düşük bireyler olarak yaşamının sorumluluğunu alacak cesareti ve gücü kendisinde bulamaz.

  • Hiçbir şeyi doğru düzgün yapamıyorsun! ( yetersizlik duygusu hissettirme)
  • Kardeşin senden daha çalışkan. ( kıyaslama)
  • Utandırma, suçlama, aşağılama
  • Aşırı kontrol etme veya serbest bırakma
  • İhmal, istismar
  • Tutarsız kurallar koyma
  • Tehdit, korkutma, yıldırma, şiddet…

Özdeğer neden bu kadar önemlidir diye soracak olursak:

Özdeğer kişinin hayatı anlamlandırma ve yaşamını biçimlendirme şeklini belirler. Kendi hayatıyla ilgili kararlar alma noktasında kilit bir yeri vardır. Özdeğeri düşük insan; sürekli kaygılı ve gergin bir ruh halinde olduğu için, er ya da geç her şeyi eline yüzüne bulaştıracağına inandığından sürekli içsel bir baskıyla mücadele etmektedir. Özdeğeri yüksek insan ise; yeni deneyimlere daha açıktır. Sahip olduklarına karşı bir şükran duygusu içindeyken aynı zamanda daha fazlasını hak ettiğine de inanır. Daha huzurlu ve içinden geldiği gibi yaşayan, iletişime açık, yanlış kararlarının sorumluluğunu alabilen, gerektiğinde davranışlarını ve düşüncelerini değiştirebilen, esnek ve anlamlı bir yaşam sürer.

Öyleyse yanlış yetiştirilmenin bedelini bir ömür düşük özdeğerle mi ödemek zorundayız?

Özdeğer algımızı çevremizden aldığımız tepkilerle oluştursakta sonuçta bu bizim kendimizi algılama biçimimizdir. Yapılan araştırmalarda da açık bir şekilde görülmüştür ki; Özdeğer algımızı değiştirmek elimizdedir!

Özdeğerimizi nasıl yükseltebiliriz, diye bakacak olursak:

  • Mükemmelin değil iyinin peşinden git.
  • Hayır demeyi öğren.
  • Kendine karşı dürüst ve merhametli ol.
  • Diğerlerinin senin hakkındaki fikirlerine verdiğin önemden daha fazlasını kendi fikirlerine ver.
  • Başarılarını küçümseme, tadını çıkarmaya bak.
  • Bir anda her şeyi yapmaya değil adım atmaya odaklan. Sonuç değil süreç önemli olan.
  • Gerçekçi hedeflerin olsun.
  • Kendi değerini koşullara ya da kişilere bağlama.
  • Seni mutlu eden şeyleri artırmaya çalış.
  • Bazen insanlar kendilerini değersiz hissettikçe karşısındakilere de değersiz hissettirerek iyi hissetmeye çalışır. Başkalarının sana yüklediği olumsuz duyguları içselleştirmek zorunda değilsin.

Özdeğer algının seni zorladığını ve yaşamını yeterince sahiplenemediğini fark ediyorsan bu konuda uzman desteği alarak daha doyumlu ve anlamlı bir hayat yaşamayı seçebilirsin;)

Yaşamına sahip çıkabilmen dileğiyle…

Okumaya Devam

Trendler