Panik Bozukluk ve Bilişsel Davranışçı Terapi - Doktor Makaleleri
Bize ile Bağlan

Psikolog

Panik Bozukluk ve Bilişsel Davranışçı Terapi

Yayınlanan

üzerinde

Panik Bozukluk(PB), aniden ve kendiliğinden ortaya çıkan bedensel ve bilişsel belirtilerden oluşan panik ataklarla karakterize bir hastalıktır(Angst 1998, APA 2000). Panik ataklar oldukça kısa süreli, ancak yoğun olur. Genellikle 10 dakika içinde doruğa çıkar; sonrasında ataklar genellikle 20 ile 30 dakika sürer ve 1 saatten fazla sürdüğü ender görülür(Butcher, Mineka, Hooley 2013).Bu ataklar bireylerin günlük hayatını olumsuz etkiler ve kişinin işlevselliğini bozar. Panik ataklar tipik olarak yenileyici bir özellik gösterir ve beklenmedik bir anda ortaya çıkar. Bu yüzden hastalarda genellikle başka nöbetlerinde olacağı kaygısı mevcuttur. Bu durum beklenti anksiyetesi olarak adlandırılır. Panik nöbetlerin kontrolü kaybetme, kalp krizi geçirme, çıldırma gibi durumlarla sonuçlanabileceği beklentisi ve bununla ilgili olarak yaşanan yoğun sıkıntı, bu bozukluğun bir diğer özelliğini oluşturur (Tükel 1997). Temel başvuru yakınması ise o kişi için en korkutucu olan nefes darlığı, çarpıntı, göğüs ağrısı, baş dönmesi gibi bedensel belirtilerdir (Kaplan 1995). Bunlara ek olarak bazı vakalarda ürperme ve ateş basması, titreme, gerçek dışılama ya da kişiliksizleşme gibi belirtiler de görülebilir(Butcher, Minekave Hooley 2013). Panik atakların kendileri ‘hiç yoktan’ ortaya çıkıyor gibi görünseler de ilk atak sıklıkla rahatsızlık duygularından ya da sevilen birinin yitirilmesi, önemli bir ilişkinin yitirilmesi, işini kaybetme ya da bir suçun kurbanı olma gibi yaşanan yüksek düzeydeki stresli olaylardan sonra gerçekleşir (Falsetti ve diğerleri. 1995). Fakat yine de panik atak sergileyen hastaların hepsinde stresli bir durum sonucu ataklar ortaya çıkmıştır denilemez. Panik bozukluk için çeşitli ölçme değerlendirme araçları vardır. Bunlardan en sık kullanılan panik agorofobi ölçeği, panik bozukluğu şiddet ölçeği ve yaşam boyu panik-agorafobik spektrum ölçeği öz bildirim formudur(Öztürk, Uluşahin 2015).

Yapılan araştırmada panik bozukluğu olan kişilerin %91’ inde diğer psikiyatrik bozukluklar da saptanmıştır. Bu psikiyatrik bozukluklar daha çok depresyon, somatizasyon bozukluğu ve diğer anksiyete bozukluklarıdır (Merikangas, Angst, Eaton, 1996). Panik bozukluk daha sıklıkla genç erişkinlik döneminde başlar. Başlangıç yaşı her ne kadar 20’li yaşlar olsa bile hayatın her döneminde ortaya çıkma riski vardır. Bu hastalığın kadınlarda görülme riski erkeklere oranla iki kat daha fazladır(Amerikan Psikiyatri Birliği, 1994). Düşük sosyo-ekonomik düzey, fobik kaçınmanın şiddeti de panik bozukluk oluşumunda etkendir. Bunlara ek olarak panik bozukluk hastalığının genetik bir yönü de vardır. Aile ve ikiz çalışmalarına göre panik bozuklukta ortalama kalıtımsallık söz konusudur(Mackinnon, Foley 1996). Geniş bir ikiz çalışmasında Knedler ve Ark. (2001), panik bozukluğa yatkınlıkta görülen farklılıkların %33 ila %43’ü genetik etkenlerden kaynaklandığını bulmuşlardır.

Panik bozukluğu; anksiyete bozuklukları arasında en sık görülen, kronik ve yineleyici seyreden, ailevi, sosyal ve işlevsel yeti yitimine sebep olan bir bozukluktur. Kısa form 36 yaşam kalitesi ölçeği kullanılarak yapılan bir araştırmada panik bozukluğu olan hastalar ile depresyonu ya da kronik hastalığı olan hastalar karşılaştırılmış ve panik bozukluğunun yüksek psikolojik stres ve fiziksel rol fonksiyonunda kısıtlamalara yol açtığı ancak fiziksel fonksiyonların göreceli olarak korunmuş olduğu belirlenmiştir (Altıntaş, Uğuz, Levent 2015).

Panik Bozukluk tedavisinde genellikle ilaç tedavisi ve/veya bilişsel davranışçı terapi (BDT) kullanılmaktadır (Barlow 1988). Aslında panik bozukluk için ilaç tedavisinin etkinliği kanıtlanmıştır. Ancak pek çok hastada ilaç tedavisi alırken semptomların tekrar nüksettiği bilinmektedir. Bu yüzden, yan etkisinin olmaması, ilaç tedavisine direnç gösteren hasta grubuna uygulanması (Otto ve ark. 1999) gibi nedenlerle bilişsel davranışçı terapi (BDT) ilaç tedavisine güçlü bir alternatif olarak düşünülebilir(Başaran ve Sütçü 2016). Bilişsel Davranışçı Terapi Panik Bozukluk tedavisinde kullanılan etkili bir tedavi yöntemi olarak bildirilmekle birlikte, genellikle bireysel olarak uygulanmıştır(Sokol ve ark. 1989, Beck ve ark. 1992). Son dönemde Bilişsel Davranışçı Terapi tekniği Panik bozukluk üzerinde oldukça sık kullanılmıştır. Bu derlemede Panik Bozukluk üzerinde uygulanan Bilişsel Davranışçı Terapi tekniğine değinilecektir.

Bilişsel Davranışçı Terapi(BDT); bilişsel tekniğin ve davranışsal tekniğin kombinasyonu niteliğindedir. Albert Ellis ve Aaron Beck bilişsel davranışçı terapinin kurucularıdır. Bu teknik, bireylerin günlük yaşamlarında üstesinden gelemedikleri güçlükler ve yaşam problemleri ile karşılaştıklarında onlara yardım etmek için öğrenme kuramlarını uygulayan, problem odaklı, ‘burada ve şimdi’ ile ilgilenen bir tedavi şeklidir(Stuart 2001). Bilişsel Davranışçı Terapinin amacı gerçekçi olmayan, birey için sorun olan ve işlevsel olmayan düşüncelerin tanımlanmasıdır. Çünkü sorun olan düşüncenin tanımlanması o düşüncenin birey üstündeki etkisinin tanımlanması da demektir. Bu da tedavi planının ilk aşamasıdır. Daha sonraki adım ise bireyin hayatını olumsuz yönde etkileyen işlevsiz olan düşüncelerin yerine işlevselliği yüksek ve gerçek hayatla uyumlu olan düşünce yapısının getirilmesidir. Son adım ise hastanın edindiği bu yeni işlevsel düşünceleri hayatına uyarlayarak geri bildirim almasıdır.

Bu tedavi türünün başarılı olması için terapist ve hastanın bazı ilkelere sadık kalması gerekir. Bunlardan ilki ve en önemlisi ise sağlam bir terapötik anlaşmadır. Bunun oluşabilmesi için terapist ve hasta uyum içinde olmalıdır. Araştırmalar olumlu dostlukların, olumlu tedavi sonuçları ile ilişkili olduğunu göstermektedir(Raur ve Goldfried 1994). Bu bağı kurmak için de terapist iyi danışmanlık becerileri sergilemeli ve seans sonunda hastadan geri bildirim istemelidir. Bunun yanı sıra terapist ve hasta arasında işbirliği olmalıdır. Ve hastanın aktif katılımı da başarılı bir terapi süreci için önemlidir ve terapi amaca dönük, sorun çözümü odaklı olursa da kısa sürede çok yol kat edilebilir. Tüm bunların yanı sıra bu terapi süreci belirli zamanla sınırlıdır. Genel olarak tedavi süreci 6-14 seans arasındadır(Beck, 2011). Ve bu seanslar sırasında duygu durumu ve davranışı değiştirmek için birçok farklı teknik kullanılır. Sokratik sorgulama ve güdümlü keşif bunlardan en işlevseli ve uygulananıdır. Bunlara ek maruz bırakma tekniği de davranışçı tekniklerin başında gelir.  

İnsanlar olan bitenleri aslında kendine göre değerlendirir ve öyle görür (Türkçapar 2007).Bu yüzdendir ki Bilişsel Davranışçı Terapi seansları hastalara özel olur ve terapist hastanın düşüncelerinin farkına varmasına rehberlik eder(Piştof ve Şanlı 2013). Hasta irrasyonel otomatik düşüncelerini değiştirmeden önce düşüncelerinin duygularını nasıl etkilediğini anlaması gerekir (Leahy 2008). Durumun kendisi, nasıl hissettiklerini veya ne yaptıklarını doğrudan belirlemez; duygusal yanıtlarına, durumu nasıl algıladıkları aracılık eder(Beck 2011). Bu nedenle ilk seanstan itibaren hastaya bilişsel model açıklanır ki hasta kazanacağı beceriler ile şimdiki ve sonraki problemleri ve içinde bulunduğu durumu bir terapiste ihtiyaç duymadan da çözüme kavuşturabilsin. (Padesky ve Greenberger 2008). Bilişsel Davranışçı Terapi tekniği otomatik düşünceler üzerinden çalışır. Otomatik düşünceler kendiliğinden ortaya çıkar ve çoğu zaman oldukça hızlı ve geneldirler. Bu düşüncelerin farkına nadiren varılır. Bunun yerine otomatik düşünceden gelen duygu ve davranışın farkına varılır. Otomatik düşüncelerin altında yatan ise temel inançlardır. Hastalar aslında çocukluktan beri hep aynı temel inanca uyan verileri görürler. Temel inanca zıt görünen veriler genelde fark edilmez. Örneğin “güçsüzüm” temel inancı olan bir danışan sürekli güçsüzlüğünü ispatlar gibi görünen olayları göz önüne alır (Piştof ve Şanlı 2013).

Panik Bozuklukta Bilişsel Davranışçı Terapi

Panik Bozukluğunun sağaltımında Bilişsel-davranışçı yöntemlerin diğer psikoterapi türlerinden daha etkili olduğu kanıtlanmıştır (Öztürk ve Uluşahin 2015). Bilişsel davranışçı yaklaşımda önce hastanın felaket düşüncelerinin ve bunu sürdüren güvenlik arama davranışlarının değerlendirilmesi gerekir. Daha sonrasında ise bu felaketleştirme düşüncelerinin nasıl ortaya çıktığı ve nasıl kısır döngü durumu olduğu hastaya anlatılır. Kaygı ve paniğin doğası ve her ikisinin de uyumsal değeri konusunda eğitilir. İşlevsiz düşüncenin yerini alabilecek başka düşünce seçenekleri üzerinde çalışılır(Salkovskis 2001). Bu sayede panik sırasında yaşanan savaş ya da kaç tepkisinin doğasını öğrenen hastalar, panik sırasında yaşadıkları duyumların normal ve zararsız olduğunu anlamaya başlar. 

Bu yöntemde hastadan korku doğuran durumun üstüne azar azar artan derecede ve sürelerle gitmesi istenir. Buna ek olarak, hastanın farkındalığının artması için ise kendi kaygı ve panik deneyimlerini günlük tutarak izlemeleri de istenir. Örneğin, vücut duyumlarını felaketleştiren ve panik atak sırasında kalp krizi geçireceğim korkusu yaşayan bir hastaya belli bir süre spor yapma ödevi verilir. Bu spor zamanı her seferinde arttırılır. Bu yönteme ek olarak ters niyetlenme yöntemi de kullanılabilir(Salkovskis 2007). Panik bozukluk hastaları zaten korkudan korkarlar. Korkuyu çağırarak üstüne gitme ve alıştırma(ters niyetlenme) yönteminde hastadan korkunun gelmesini istemesi istenir. Örneğin, haftanın 4 günü panik atağın çağırılması 3 gün ise çağırılmaması istenir. Böylelikle hasta kendine her hâlükârda bir şey olmadığını görür ve kendine güveni yerine gelir. Bu sayede beklenti kaygısı ortadan kalkmış olur . Barlow ve Craske tarafından gerçekleştirilen Panik Denetimi Tedavisinin yaygın olarak kullanılan bir çeşidinde ise çeşitli farklı bilişsel ve davranışçı teknikler tipik olarak 12 ile 15 seans süren bir programda birleştirilmiştir(Barlow ve Craske 1989). 

Bilişsel davranışçı terapide hastaya bilişsel formulasyonun öğretilmesi, hastanın kendi temel ve ara inançlarını, otomatik düşüncelerini değerlendirebilmesi açısından önem taşımaktadır (Karahan ve Sardoğan 2004).Çünkü panik bozukluk hastalarının en büyük problemi bedensel duyumlarını felaketleştirici bir şekilde yorumlamalarıdır (Clark,1986).

Okumaya Devam
Reklam
Yorum İçin Tıklayın

Yorum Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Psikolog

Duygusal Zeka ve İş Hayatı

Yayınlanan

üzerinde

Tarafından

İnsanın var olduğu her yerde duygu vardır demek yanlış olmaz sanırım. Söz konusu zeka olduğunda duyguları görmezden geldiğimiz bir zamanlar vardı ama o süreci arkada bırakalı çok oldu. Duygusal zeka birçok kişi için yeni olmasına rağmen günümüzde artık çok daha önemli bir kavramdır. Duygusal zeka kişinin iletişim kurduğu her noktada farkını gösteren bir zeka türüdür. Duygusal zekası gelişmiş insanlar hem kendilerini hem de başkalarını tanıyıp, daha iyi bir empati seviyesine sahip olup, kendi duygularının da daha iyi anlamlandırmaktadırlar.

Yapılan son araştırmalar gösteriyor ki: Duygusal zeka, bilişsel zekadan; başarı, mutluluk ve hayat doyumu için daha önemli bir yerde. Yani bireyin hem özel yaşamında hem iş hayatında başarı ve mutluluğu için duygusal zekasını iyi kullanması gerektiği söylenebilir.

Geçmiş toplumlarda başarılı olmak için sadece bilişsel zekaya önem veriliyordu hatta empatik, duygusal olarak paylaşımcı tavırları olan kişilerin başarılı olamayacağı ön görülüyordu. İşverenin daha otoriter olması bekleniyor, iletişim kuran, sohbet eden, sizi dinleyen, anlamayan çalışan patronlarla karşılaşmak şaşkınlık yaratıyordu.

Fakat ilerleyen zamanlarda görüldü ki yüksek zeka seviyesine sahip insanlardan bazıları yaşamda başarılı oluyorken, bazılarının ise başarılı değillerdi. Uzun yıllar üst düzey yöneticilik yapan, Prof. Dr. Acar Baltaş “ İnsanlar işe IQ’ları nedeniyle alınır, duygusal zekaları nedeniyle yükselir veya işten çıkartılırlar.” der Acar’ın bu ifadesi çok eskilere dayanmaktadır. 1995 yılında duygusal zekanın önemini yeni kazanmaya başladığı zamanlarda söylediği bu söz günümüzde hala akıllara kazınmış durumda. 

Araştırmalar gösteriyor ki başarılı bir liderin en önemli özelliklerinden biri değişimi yönetme potansiyelidir. Egon Zehnder’in uzun yıllar yöneticiliğini yapmış olan C.F. Araoz, 11 yıl içinde 11 bin kişiyle iş görüşmesi yaptığını söylüyor. Araoz yaptığı bu görüşmeler arasında üst düzey pozisyona yerleştirdiği ve işteki başarı düzeyini izlediği 250 kişi ile ilgili sonuçları IQ ve DZ (duygusal zeka) açısından değerlendirerek ulaştığı sonuçlar.

En yüksek başarının deneyim ve duygusal zeka bileşiminden olduğu görüldü. Yüksek DZ ve deneyime sahip yöneticilerin yeni bir pozisyonun güçlüklerine rağmen %97 oranında başarı sağladığı anlaşıldı. Buna karşılık en yüksek başarısızlığın %25 oranında, yüksek IQ, yüksek deneyim ve düşük DZ grubunda olduğu ortaya çıkmış. Sonuç olarak, deneyim ve IQ yüksek olmasına rağmen duygusal zekanın düşük olması başarısızlığı getiriyor.

Değişimi yakalayabilmek

Değişim mutlak değerler içerisinde olan tek kavram diyebiliriz, zamanın akıp gittiği her saniye değişime maruz kalıyoruz. Hayatın her noktasında yenileşmekte ve farklılaşmaktayız ve son zamanlarda özellikle iş hayatındaki dijitalleşmeye ayak uydurmak, değişimin hızını yakalamak çok daha zor. İşte bu noktada yöneticilerin hızla değişen koşullara ayak uydurabilme becerisini ön görebilmek çok büyük önem taşır. Değişen koşullar karşısında kendi duygularının farkına varıp bunlara ayak uydurması dışında iş arkadaşlarının yaşadığı süreçleri de gözlemleyebilmek, onları anlayabilmek, değişimin yarattığı kaygı karşısında ortamı yönetebilmesi çok önemlidir. Duygusal zeka insanların kendi duygu ve davranışlarının farkında olmaları, yeni durumlar karşısında karşılaştığı sonuçlarda baş edebilmesi, karşısındakinin duygularının farkında olabilmesi potansiyellerini arttırır. İş hayatında bu beceleri yerine getirdiğimiz de otomatik olarak başarı da peşinden gelecektir diyebiliriz. Duygusal zeka, öğrenilebilir geliştirilebilir bir kavramdır. Hiçbir şey için geç olmadığı gibi bunu öğrenmek ve uygulamak için de geç değil.

Okumaya Devam

Psikolog

Çocuklarda Duygu Regülasyonu Nedir ve Neler Yapılabilir?

Yayınlanan

üzerinde

Tarafından

Çocukların gösterdiği olumsuz davranışlar genelde bir sorun olarak algılanır. Oysa, çocukların gösterdiği davranışlar bir sorun değil, sorunlara yönelik verdiği tepkilerdir. Bir çocuk aşırı çekingen veya saldırgan davranışlar gerçekleştiriyorsa aslında bu, onun beyninin stres, kaygı, korku altındaki bir dışavurumudur. Çocuk yaşadığı fiziksel gerilim sonrasında ya saldırıya geçer ya da pasif bir eğilimle kabul ederek donma eğilimi gösterir. Bunlar, çocukların o anlarda yatıştırılmaya ihtiyaçları olduklarının habercileridir. Çocuklar ise bunu kendi kendilerine yapamadıkları, hatta bunları bilmedikleri için de bakım verenlerine ihtiyaç duyarlar.

Duygu regülasyonu; baş etmekte zorlanılan bir durum, zorlayıcı bir duygu ile karşı karşıya kalındığında durup, dürtüsel tepki vermek yerine; duygu, davranış ve bedendeki duyumları fark edip, yöneterek en uygun tepkiyi verebilmektir.

    Duyguları regüle etmek; kaygı, korku, stres, öfke gibi zorlayıcı duyguları ‘yok etmek’ demek değildir. Tüm duyguların doğal olduklarını kabul ederek, duygularımızı sağlıklı bir şekilde deneyimleyebilmemiz için kendimize izin verebilmektir. Bunun için de öncelikli olarak, duyguları isimlendirmek gerekir. Daha sonra yaşanılan olaylar ve durumlarla duygular arasındaki bağlantıları anlayabilmek önem arz etmektedir. 


“Duygu yönetimi gelişen ve öğretilebilen bir beceridir.” 

    Çocukların duygu yönetimi becerilerinin gelişmesi, onların duygusal, sosyal, akademik ve davranışsal alanlarda başarılı olmasına yardımcı olur ve problem çözme becerilerinin gelişmesini sağlar. Yani aslında duygu regülasyonunun duygusal zekayı geliştirdiğini söyleyebiliriz. Duygusal zekanın bileşenleri ise; duyguyu tanıma, duygularını ifade etme, empati kurabilmeyi öğrenme, kendini ortaya koyabilme ve duygularla başa çıkabilmedir. 

Duygusal Zeka Nasıl Arttırılır?

    Öncelikle çocuklara duyguları öğretmek gereklidir. 6 temel duygunun ne olduğunu yüz ifadeleri çizerek öğretebilirsiniz. 6 temel duygumuz ise; mutluluk, üzüntü, iğrenme, korku, şaşkınlık ve öfkedir. 

    Olaylardan ve durumlardan çok duyguları üzerinden konuşma biçimi olarak evdeki iletişiminizi değiştirin. Örneğin; okuldan eve geldiğinde çocuğunuzun ağlamaklı olduğunu veya çok sinirli olduğunu fark ettiniz, hiçbir şey bahsetmeden odasına kapandı diyelim. Yanına gidip, “Noldu? Neden böylesin?” gibi sorular sormak yerine önce çocuğun duygusunu ona yansıtarak cümlelerinizi kurun: “Çok öfkeli gibisin, bugün seni sinirlendirecek bir şey mi yaşadın okulda?” veya o gün sınavı olduğunu biliyorsunuz, üzgün geldi: “Çok üzgün görünüyorsun, bugün sınavın vardı sanırım biraz kötü geçmiş.” Çocuk, böylece hem duyguları öğrenecek hem de sizin onun duygularınızı anladığınızı görecek, dolayısıyla da değerli olduğunu da hissedecektir.

Akşam saatlerinde otururken veya yemek yerken anne-babalar günlük sohbetlerinde duyguları işin içine katarak konuşabilirler. Örneğin; “Bugün trafik beni çok yordu. Patronum proje yetişmeyecek diye kaygılandı ve bana bağırdı ben de çok üzüldüm ama elimden geleni yapıyorum. Dönerken bir arkadaşımı aradım ve onunla konuşmak beni çok mutlu etti.’’ 

    Ebeveynler olarak çocuklarınıza duygu yönetimi konusunda rol model olun. Kendi rahatlama ve çözüm üretme stratejilerinizi onlarla paylaşın. Örneğin; “Biliyor musun, bazen ben de patronuma çok sinirleniyorum. Öyle olduğunda balkona çıkıp derin bir nefes alıyorum, sevdiğim bir arkadaşı arayıp veya yanına gidip onunla sohbet ediyorum. Bunlar o anda biraz daha iyi hissetmemi sağlıyorlar. Duyguları hissetmeyi kontrol edemeyeceğimizi ama her duygunun da geçici olduğu, sonsuza kadar bizimle kalmayacağı, an be an değişebilecekleri mesajını mutlaka onlara vermeye çalışın. Bunu, “sakinleştiğinde”, “geçtiği zaman” kelimelerini kullanarak yapabilirsiniz.

Duygu Regülasyonu İçin Evde Uygulanabilecek Aktiviteler

    Öncelikle evde duygu regülasyonu sağlayabilecek ortak bir alan oluşturabilirsiniz. Bu alan, çocuğun odasında olabileceği gibi salonda veya evin başka bir ortak alanında da olabilir. Bunu çocuğunuza sorarak birlikte karar verin. Yine aynı şekilde bu alanda neler olursa çocuğunuzun kendini iyi hissedeceğini sorun ve o şeyleri bu alana ekleyin. Büyük minder, çadır, hacıyatmaz, küçük bir ses çıkaran alet, büyük bir yastık, oyun hamuru vb olabilir. Bu alana her şeyi yığmayın sadece en rahatlatıcı birkaç şey koymaya özen gösterin. 

     Hangi duyguyu yaşarsa yaşasın duygularını yaşaması için çocuğa zaman verilmelidir. Özellikle hissettiği bu duygu, öfke duygusuysa kesinlikle o anda konuşulmamalı, önce öfkesini dışa vurmasını sağlayacak aktitivitelere yönlendirilmelidir. Kendinizi düşünün, çok öfkelendiğinizde sizi birileri sakinleştirmeye çalıştığında ya da bir şeyler söylediğinde öfkeniz geçiyor mu yoksa daha mı çok öfkeleniyorsunuz? Bizler için durum neyse çocuklar için de odur. 

    Balon Oyunu: Eve şişirilmek üzere balonlar alın fakat balonları şişirirken bunu neden yaptığınızı, nefes konusunu çalıştığınızı çocuğun yaşına uygun bir şekilde ona anlatmalısınız.

“Bak nefes alıp vermek bizim için çok önemlidir ve sakinleşmemizi sağlar” gibi bir cümleyle durumu açıklayabilirsiniz. Balonu şişirirken yavaş yavaş nefes verilmeli ki beden farkındalığına varılabilsin ve yoğun olan duygular azalabilsin. Sonrasında balonların üzerlerine çocuğun o anlarda hissettiği duyguları yazabilirsiniz, sonra çocuk onu patlatabilir. 

    Hacıyatmaz, Kum Torbası, Büyük Yastık: Çocuk aşırı öfkelendiğinde bunlardan birini kullanabilirsiniz. Çocuğa öfke duygusu hissettiğinde bunlara yönelterek bir dışa vurum yapmasını sağlayabilirsiniz. 

    Pilates Topu, Trambolin, Müzik: Pilates topunun üzerinde, trambolinde zıplayarak dürtüsel enerjisini boşaltabilir ya da kulaklığı taksın istediği müziği istediği ses seviyesinde açsın ve istediği gibi dans etsin. 

    Kinetik Kum, Oyun Hamuru: Bunların da yine aynı şekilde sakinleştirici ve aynı zamanda duyguyu dışa vurucu etkileri vardır. Daha sonra yapılan şekillerle ilgili öyküleştirme çalışmaları yapılabilir. 

    Çiziktirme Oyunu: Tüm aile birlikteyken ortaya büyük bir resim kağıdı konur. Yumuşak boyalarla (pastel veya kuru boya tarzında) herkes kağıda serbest çizgiler atar. Birbirinin çizgisinin üstüne gelebilir, birbirini tamamlayabilir vs. Sonrasında kağıtta ortaya çıkan çizgilerle, şekillerle ilgili hayal gücü çalışması yapılır. “Sence bu neye benzedi?”, “Aa bu kalp oldu, üçgene benzedi, yıldıza benzedi…” , “Sence bu ay dede ne hissediyor şu anda, ne yapıyor?” gibi cümlelerle öyküleştirmeler ve duygular konuşulabilir. 

Okumaya Devam

Psikolog

”C”esaret : Konfor Alanı

Yayınlanan

üzerinde

Tarafından

Konfor alanı (güvenli alan), minimum stres ve maksimum rahatlığın bulunduğu, kendimizi en güvende hissettiğimiz yer veya evredir. Bu alanı yaratmak ise insanoğlunun doğasında vardır. Ancak bu alan, insanların ilerlemesini engeller ve bireylerin zamanla pas tutmasına sebep olur. Bu alan içerisindeki bireyler kendilerini güvende hissederler ama köreldiklerini fark etmezler. Buradan çıkışın tek yolu ise casarettir.

Konfor alanını işimizde, evimizde yaratabildiğimiz gibi, ilişkilerimizde veya kendi üzerimizde de yaratabiliriz. Sürekli yaptığımız ve alışık olduğumuz davranışlar bizim konfor alanımıza dahildir. Konfor alanı, içerisinde rahat hissettiğimiz ve kendimize göre ortaya çıkabilecek problemleri önceden saptayarak oluşturduğumuz başa çıkma stratejilerimizin hepsidir. Her gün işe giderken aynı yoldan gittiğimiz zaman çok daha rahat hissetmemizden tutun da çalıştığımız sektörde günlük rutin işlerimizi yaparken hiç bilmediğimiz bir alana geçtiğimiz andaki tedirginlik gibi tüm şeyler aslında konfor alanıyla ilgilidir.

Konfor Alanının Dışına Çıkmak

    Konfor alanının dışına çıkmak kaygı, stres ve gerilim oluştursa da hayatınızdaki ilerlemeleriniz için olmazsa olmaz şeylerin başında gelir. Konfor alanınızdan her çıkışınız sizi daha güçlü ve daha ilerlemiş yapar. Eğer yeni şeyler öğrenmek ve yeniliklere açık olmak istiyorsanız, konfor alanınızı sık sık terk etmek durumundasınız demektir. Bu alanı, sık sık terk etme durumu bir süre sonra normalleşmeye başlayacak ve yavaş yavaş bununla ilgili kaygı ve stres seviyelerinizin azaldığını göreceksiniz.Aslında konfor alanı, sizi rahat ve güvende hissettirmesine karşılık gelişmenin az olduğu tek düze bir yaşam sağlamaktadır. 

Konfor Alanının Dışı Neresidir?

    Konforlu alandan bir sonraki alan, gelişme alanıdır. Kişileri ve kurumları geliştiren ve olması gereken alan burasıdır. Gelişme alanı konforun bozulduğu, değişimin başladığı alandır. Gelişme alanının bir ileri alanı ise, panik alanıdır. Bu alanda dikkatli olmak gereklidir. Panik alanında rahat düşünmek genellikle pek mümkün olmaz. Kaygı, korku, endişe gibi duygular ön planda kendini gösterir.

    Bir örnekle durumu iyice açıklayalım mesela; toplu taşıma kullanmaktan sıkılmış olabilir ve artık kendi arabanıza sahip olmak isteyebilirsiniz. İlk başta içinizdeki ses konuşmaya başlar: “Ne gerek var? Ehliyet almak pahalı ve uzun iş. Araba sahibi olmak da çok maliyetli. Gel vazgeç, alıştığın düzenle devam et.” Fakat bu sefer o sesi dinlemeyerek kararlı davrandınız ve bir cesaretle ehliyet kursuna gittiniz. Artık konfor alanınızdan çıkmış oldunuz ve gelişme alanınıza geçtiniz. Şimdi bu örneği devam ettirerek panik alanına bir göz atalım. Ehliyeti almıştınız zaten, bir de üzerine araba da aldınız. Fakat birkaç gün sonra araba kullanırken küçük bir kaza geçirdiniz. Öyle korktunuz ki artık direksiyona dokunmaya bile cesaret edemiyorsunuz. Araba kullanmayı geçin, hiçbir vasıtaya binemez haldesiniz. İşte bu, panik alanıdır. Artık cesaret kırılmış, kaygı ve endişe hakim olmuştur. Bu alanda bireyi tekrar araba kullanmaya teşvik etmek de oldukça zor olacaktır.

Konfor Alanından Çıkmak Nasıl Fayda Sağlar?

  • Yeni tecrübeler sizi daha yaratıcı bir hale getirir. 
  • Kendinizi zorlamanız potansiyelinizi açığa çıkarır. 
  • Daha fazla gelişmenizi ve ilerlemenizi sağlar.
  • Daha mutlu ve doyumlu bir yaşam sunar.
  • Belirlediğiniz gerçek hedeflerinize ulaşmanızı sağlar.
  • Korkularınızı yenmenizi sağlar.
  • “Bunu da yaptım, başardım.” demenizi sağlar.

Konfor Alanından Nasıl Çıkarız?
 

  • Konfor alanınızın dışında ne olduğunun farkına varın.
  • Konfor alanınızdan çıkmanın size sağlayacağı avantajları listeleyin.
  • Korkularınızın farkına varın.
  • Konfor alanınızdan çıkmanın dezavantajlarını listeleyerek karşılaşabileceğiniz problemlere karşı hazırlıklı olun.
  • Konfor alanınızdan çıkmak ilk aşamada sizde bir rahatsızlık hissi yaratacaktır. Fakat zamanla o rahatsızlık hissine de alışacaksınız. Rahatsızlık hissinin rahatlığını yaşayın!
  • Yenilgilerden, başarısızlıklardan çekiniyorsanız risk alın. İlk denemede başarılı olmak zorunda değilsiniz. Her başarısızlıkta, her yenilgide başarıya gitmeyen bir yolu elemiş oldunuz ve tecrübe kazandınız.
  • Hedefinizi aşamalara bölün. Küçük adımlarla ilerleyin. Örneğin hedefiniz her gün düzenli spor yapmaksa haftada 2 gün ile başlayarak kademeli olarak arttırın.
  • Bahane üretmeyin. İstediğiniz her şeyi başarabilirsiniz, cesur olun, ertelemeyin! İlk adımı bugün atın!

Okumaya Devam

Trendler