Yaşlılarda Depresyon - Doktor Makaleleri
Bize ile Bağlan

Psikolog

Yaşlılarda Depresyon

Yayınlanan

üzerinde

Yaşlanma; organizmanın çeşitli yerlerinde zamanla meydana çıkan, bir daha düzelmeyen, fonksiyonel ve yapısal değişikliklere sebep olan fizyolojik ve biyolojik yapıyı etkileyen zamana yayılmış bir süreçtir.( Turaman 2001). Yaşlanmak herkes için aynı işleyen bir süreç değildir. Her kişinin kendine özgü yaşlanma biçimi ve zamanı vardır. Yaşlanmanın son süreci ise yaşlılık olarak nitelendirilir.(Aslan, Hocaoğlu 2014). Dünya Sağlık Örgütü’nün (DSÖ) 1998’de yaşlıları ve yaşlılığı içeren raporuna göre ise yaşlılık; kendi kendine yetememe durumunun artması ve başkalarından yardım alma durumu artmış kişiler olarak tanımlanır ve yaşlılık sınırı altmış beş yaş olarak belirlenmiştir.(Turaman 2001).

Günümüzde teknolojinin ve sağlık standartlarının gelişmesiyle birlikte ortama yaşam ömrü de uzamıştır(Tamam, Öner 2001). Bunun sonucu olarak yaşlı olarak nitelendirilen kişi sayısının (65 yaş ve üstü) tüm toplumdaki oranı da gelişmiş ülkelerde %15’lere kadar artmıştır (Alexopoulos 2000, Chong ve ark. 2001). 2000 yılında ise bu oran %6.9’a çıkmıştır (Akgün, Budakoğlu 2004). Gelecek yıllarda da insanların yaşama süresinin uzamasıyla beraber yaşlıların nüfüs oranı da hızla artmaya devam edecektir. Bu yüzdendir ki yaşlı bireylerin sayıca özellikle de gelişmiş toplumlarda artacağı öngörülmektedir (Aslan, Hocaoğlu 2014). Yaşlıların güçlerinin azalması, kendi kendilerine yetememe durumları, kronik hastalılar, toplumdaki rollerinde azalma ve bu toplumsal rollerdeki olumsuz değişiklikler, ekonomik olarak kendilerine yetememeleri ve giderek çevreye bağımlı hale gelmeleri ise yaşama süresinin artmasının olumsuz sonuçlarıdır(Jeste, 2009).

Depresyon ise yaşlılarda en sık karşılaşılan ruhsal bozukluktur(Özmenler 2001). 65 yaş ve üzeri kişilerde depresyonun farklı tipleri ortalama %15 sıklıkla görülmektedir (Livingston 1990). Depresyonun distimi adı verilen kronik tipine yaşlılık döneminde çok sık rastlanır. Distimi tipi uzun sürelidir, yavaş seyreder ve çok ağır belirtilerin görülmediği depresif tablo birçok kere yaşlılığın doğası gibi görülür. Fakat bu yanlış bir bakış açısıdır.(Özmenler 2001). Ülkemizde yapılan bir çalışmada bedensel hastalığı bulunan 92 yaşlı hastanın 20’sinde (%21.7) ICD- 10’a göre depresyon tanısı konmuştur (Sağduyu 1997). Bir diğer çalışmada ise bir geriatri polikliniğine ayaktan tedavi amacıyla başvuran hastaların %30.7’sinde, yatmakta olan hastaların ise %35’inde majör depresyon saptanmıştır (Ertan ve ark. 1998). İleri yaşlardaki depresyonda, duygudurum belirtileri olan mutsuzluk, keder, mod düşüklüğü ön planda olmayabilir. Genel kaygı, sinirliik hissi, huzursuz ruh hali, çocuksu davranışlar, inatçılık, sürekli şekilde bedensel yakınma, sızlanma, aşırı talep edicilik de depresyonun maskeli görünümleridir (Shulman 1989). Yaşlılarda görülen depresyonda bedensel yakınmalar ve endişeler daha ön plandadır. Vücut işleyişinde bozulma ya da hastalıkla ilgili, anlamsız-acayip nitelikli sanrılar, ajitasyon, bellek bozuklukları ileri yaş depresyonunun bilinen özellikleridir (Kaya 1999). Hastaların sıklıkla enerji kaybı, konsantrasyon zorluğu, isteksizlik, uyku sorunları, ağrı, iştah azlığı, kilo kaybı gibi şikayetleri de olur.  Depresyon sebebiyle intihar eden yaşlı sayısı çok fazladır. Bu konuda yaşlılar üzerinde Dünya’da birçok merkezde yapılan bir çalışmada yaşlı intiharlarının %71’inin psikiyatrik hastalıklardan kaynaklandığı saptanmıştır.  Bunların da yarıdan çoğunun intihar girişimi sırasında psikolojik olarak depresif durumda olduğu saptanmıştır. (Conwell, Raby, Caine 1995).

RİSK FAKTÖRLERİ

Fiziksel Hastalıklar

Yaşlanmayla birlikte insanların biyolojik yapılarında değişiklikler olur. Kalp, damar ve endokrin bezlerinde birtakım değişimler, beyinde nöron sayısında azalma, kas-iskelet, dolaşım, sindirim sistemi ve diğer sistemlerde fonksiyonel yetersizlikler, üreme yeteneğinin kaybolması, duyu organlarındaki fonksiyonel kayıplar ve genel vücut direncinde azalma görülür(Aslan, Hocaoğlu 2014). Bu durum yaşlılarda yeti yitimine sebep olur. Yeti yitimi bireyin bağımsızlığını doğrudan etkilediğinden bireyin kendini başkalarına bağımlı, işe yaramaz hissetmesine, benlik saygısının düşmesine ve depresyona neden olabilmektedir (Boult, Kane, Louis,Boult ve McCaffrey 1994; Meerding, Bonneux, Polder, Koopmanschap ve Van der Maas 1998). Buna ek olarak, kronik hastalıkların ortaya çıkardığı depresif tablolar, yaşlıların yaşam kalitesini daha da etkileyerek hastalığın etkilerini arttırmaktadır. Bu bir kısır döngü oluşturarak kişilerin depresyon düzeyini arttırabilmekte ve tamamen başkalarına muhtaç hale getirebilmektedir (NIH 1992). Parkinson hastalığı, adrenal ve tiroit işlev bozuklukları, felçler, kanser gibi hastalıkların doğrudan depresyona yol açtıkları da unutulmamalıdır (Tamam, Öner 2001). Pankreas ve akciğer kanseri gibi hastalıkların da ilk belirtisi genelde depresyon olmaktadır (Oral 1999). Yaşlıda fiziksel sağlık ile depresif mizaç arasındaki ilişki iki yönlüdür. Her ikisinin de varlığı diğerinin prognozunu kötü etkiler (Özmenler 2001). 

Nörobiyolojik Faktörler

Özellikle yaşlanma ile birlikte serotonin, noradrenalin, dopamin ve GABA’nın beyin yapısında bir azalma görülür. Bu durum da yaşlıların depresyona olan yatkınlığını arttıran en önemli sebepler arasında görülmüştür (Tamam, Öner 2001). Buna ek olarak, MAO düzeylerinin depresyon geliştirmiş yaşlılarda demansın erken bir habercisi olabileceği üzerinde çok fazla durulmuştur ve bu konu üzerinde yapılan araştırmaların yetersiz olduğu kanaatine varılmıştır (Alexopolous 2000). Yaşlanma süreciyle serebral kan akımında, nöron ve sinaps sayısında azalma, glial hücrelerde artma, myelin kılıfında kalınlaşma, kan damarlarında aterosklerozis, kapiller fibrozis ortaya çıkmaktadır (Long 1985). Ayrıca, beyin yapılarındaki bu dejeneratif değişiklikler “bellek, dikkat, algı” gibi bilişsel işlevleri ve psikomotor aktiviteyi olumsuz etkilemektedir. Bu da başlangıçta duygusal dalgalanma ve şiddet gibi belirtilerle kendisini gösterebilmektedir (Yesavage 1993). 

Psikososyal Faktörler

Yaşlılarda depresyona kesinlikle sebep olan faktörler vardır düşüncesi üzerinde bir fikir birliğine gidilememiştir. En çok fikir birliğine varılan sebep erkekler için mahremiyetinin kaybolması olmuştur. Dul olma, boşanma gibi faktörler de depresyonu tetikleyici faktörlerdir. Bu yüzdendir ki evli olmak erkekler için koruyucu bir rol üstlenir (Wilson 1999).Bunun yanı sıra, depresif görünümlü yaşlılarda hayatları boyunca yaşadıkları pek çok olumsuz olayında bu tablonun oluşumunda büyük etki payı vardır. Bunların başında eşin beklenmedik ölümü gelir. Fakat eşin eğer uzun yıllardır devam eden bir hastalığı varsa ve bu hastalık yüzünden vefatı gerçekleşmişse depresyon için tetikleyici bir neden olarak sayılmaz (Özmenler 2001). Öyküsünde hastanın geçmiş psikiyatrik tanıları, hastanın ailesinde ruhsal hastalık öyküsü, kişilik yapılanması, bulunan kronik biyolojik rahatsızlıkları, hastalık belirtilerinin gelişim süreci, aldığı psikolojik ve psikolojik olmayan tedaviler ayrıntılı biçimde sorgulanmalıdır (Ceylan ve Göka 1998, Örnek ve ark. 1992). Hastanın aile ve yakın çevresi özellikle hastadaki olası bilişsel bozukluk, duygulanım bozukluğu ve şizofreni varlığı konusunda sorgulanmalıdır (Tamam, Öner 2001). Yaşın ilerlemesiyle birlikte kişiler emeklilik dönemine girer. Bu dönemde kişiler ekonomik açıdan katkı sağlayabilen bireyler olma, otorite konumunda olma ve çevre tarafından saygın görünme gibi birçok toplumsal ve kişisel rollerini kaybetmektedirler. Sosyal kimliğini işine endeksleyen, rekabeti seven, başarı beklentisi çok fazla olan, mesleği dışında ailesiyle çok vakit geçirmeyen, sosyal ilişkileri az olan ya da mesleğini sonlandırırken kendini tatmin olmuş hissetmeyen bireylerde emeklilik olumsuz bir durumdur ve bu kişiler tarafından emeklilik hayatın sonu gibi algılanır (Karay 2012). Birlikte yaşadıkları çocukların başka yere taşınması, aynı yaş gurubundaki kişilerin, tanıdıkların ve eşin vefatı kayıp yaşantısına yol açmaktadır. Yaşamı zorluklarla dolu olan yaşlı insan için bu durumlar daha acı verici ve kabullenmesi çok daha zor durumlardır(Yılmaz, Sayıl 1996).

SONLANIM

Yaşlılarda depresyon ölüm oranını arttıran bir etmendir. Fakat bu oranın sadece depresyona bağlı olduğu söylenemez. Depresyona eşlik eden fiziksel rahatsızlıkların payı göz ardı edilemez. Araştırmalar da depresyonun yanı sıra meydana gelen biyolojik hastalıklarda hastalık seyrinin çok daha kötü ilerleme gösterdiği belirtilmiştir. (Williamson 1992). Buna ek olarak, Yaşlılarda depresyonun en acı sonuçlarından biri de intihardır (Aydemir 1999, Pearson ve ark. 1997). Yaşlılar intihar etme olasılığının en fazla olduğu yaş bölümünü oluştururlar. Yaşlılarda özkıyım için en önemli risk faktörleri arasında;

  1. Cinsiyetin erkek olması
  2. Ağrı seviyesi yüksek olan ve yaşlının kendi kendine yetme durumunu etkileyecek biyolojik rahatsızlığın olması
  3. Yalnız yaşamak
  4. Daha önce intihar girişimi olması
  5. Ailede intihar girişimi olması
  6. Alkol ve ilaç kötüye kullanımın olması
  7. İntihar için plan yapmış olması 
  8. Depresyonun iyileşme aşamasında eski gücünün geri gelmeye başlamasıyla birlikte intihar etme gücünü bulması 

gibi durumları sıralayabiliriz. (Tamam, Öner 2001).

SONUÇ

Her yaşta görülme olasılığı olan depresyon yaşlılık çağında da görülür ve bu hastalık kişilerin hayatlarını olumsuz yönde etkiler. Depresyonun görülme nedeni çok faktörlüdür. Bunlar arasında fiziksel hastalıkları, nörobiyolojik faktörleri ve psikososyal etmenleri sıralayabiliriz. Depresyona ek olarak ortaya çıkan diğer biyolojik rahatsızlıklar ise prognozu daha da kötüleştirir.  

Okumaya Devam
Reklam
Yorum İçin Tıklayın

Yorum Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Psikolog

Duygusal Zeka ve İş Hayatı

Yayınlanan

üzerinde

Tarafından

İnsanın var olduğu her yerde duygu vardır demek yanlış olmaz sanırım. Söz konusu zeka olduğunda duyguları görmezden geldiğimiz bir zamanlar vardı ama o süreci arkada bırakalı çok oldu. Duygusal zeka birçok kişi için yeni olmasına rağmen günümüzde artık çok daha önemli bir kavramdır. Duygusal zeka kişinin iletişim kurduğu her noktada farkını gösteren bir zeka türüdür. Duygusal zekası gelişmiş insanlar hem kendilerini hem de başkalarını tanıyıp, daha iyi bir empati seviyesine sahip olup, kendi duygularının da daha iyi anlamlandırmaktadırlar.

Yapılan son araştırmalar gösteriyor ki: Duygusal zeka, bilişsel zekadan; başarı, mutluluk ve hayat doyumu için daha önemli bir yerde. Yani bireyin hem özel yaşamında hem iş hayatında başarı ve mutluluğu için duygusal zekasını iyi kullanması gerektiği söylenebilir.

Geçmiş toplumlarda başarılı olmak için sadece bilişsel zekaya önem veriliyordu hatta empatik, duygusal olarak paylaşımcı tavırları olan kişilerin başarılı olamayacağı ön görülüyordu. İşverenin daha otoriter olması bekleniyor, iletişim kuran, sohbet eden, sizi dinleyen, anlamayan çalışan patronlarla karşılaşmak şaşkınlık yaratıyordu.

Fakat ilerleyen zamanlarda görüldü ki yüksek zeka seviyesine sahip insanlardan bazıları yaşamda başarılı oluyorken, bazılarının ise başarılı değillerdi. Uzun yıllar üst düzey yöneticilik yapan, Prof. Dr. Acar Baltaş “ İnsanlar işe IQ’ları nedeniyle alınır, duygusal zekaları nedeniyle yükselir veya işten çıkartılırlar.” der Acar’ın bu ifadesi çok eskilere dayanmaktadır. 1995 yılında duygusal zekanın önemini yeni kazanmaya başladığı zamanlarda söylediği bu söz günümüzde hala akıllara kazınmış durumda. 

Araştırmalar gösteriyor ki başarılı bir liderin en önemli özelliklerinden biri değişimi yönetme potansiyelidir. Egon Zehnder’in uzun yıllar yöneticiliğini yapmış olan C.F. Araoz, 11 yıl içinde 11 bin kişiyle iş görüşmesi yaptığını söylüyor. Araoz yaptığı bu görüşmeler arasında üst düzey pozisyona yerleştirdiği ve işteki başarı düzeyini izlediği 250 kişi ile ilgili sonuçları IQ ve DZ (duygusal zeka) açısından değerlendirerek ulaştığı sonuçlar.

En yüksek başarının deneyim ve duygusal zeka bileşiminden olduğu görüldü. Yüksek DZ ve deneyime sahip yöneticilerin yeni bir pozisyonun güçlüklerine rağmen %97 oranında başarı sağladığı anlaşıldı. Buna karşılık en yüksek başarısızlığın %25 oranında, yüksek IQ, yüksek deneyim ve düşük DZ grubunda olduğu ortaya çıkmış. Sonuç olarak, deneyim ve IQ yüksek olmasına rağmen duygusal zekanın düşük olması başarısızlığı getiriyor.

Değişimi yakalayabilmek

Değişim mutlak değerler içerisinde olan tek kavram diyebiliriz, zamanın akıp gittiği her saniye değişime maruz kalıyoruz. Hayatın her noktasında yenileşmekte ve farklılaşmaktayız ve son zamanlarda özellikle iş hayatındaki dijitalleşmeye ayak uydurmak, değişimin hızını yakalamak çok daha zor. İşte bu noktada yöneticilerin hızla değişen koşullara ayak uydurabilme becerisini ön görebilmek çok büyük önem taşır. Değişen koşullar karşısında kendi duygularının farkına varıp bunlara ayak uydurması dışında iş arkadaşlarının yaşadığı süreçleri de gözlemleyebilmek, onları anlayabilmek, değişimin yarattığı kaygı karşısında ortamı yönetebilmesi çok önemlidir. Duygusal zeka insanların kendi duygu ve davranışlarının farkında olmaları, yeni durumlar karşısında karşılaştığı sonuçlarda baş edebilmesi, karşısındakinin duygularının farkında olabilmesi potansiyellerini arttırır. İş hayatında bu beceleri yerine getirdiğimiz de otomatik olarak başarı da peşinden gelecektir diyebiliriz. Duygusal zeka, öğrenilebilir geliştirilebilir bir kavramdır. Hiçbir şey için geç olmadığı gibi bunu öğrenmek ve uygulamak için de geç değil.

Okumaya Devam

Psikolog

Çocuklarda Duygu Regülasyonu Nedir ve Neler Yapılabilir?

Yayınlanan

üzerinde

Tarafından

Çocukların gösterdiği olumsuz davranışlar genelde bir sorun olarak algılanır. Oysa, çocukların gösterdiği davranışlar bir sorun değil, sorunlara yönelik verdiği tepkilerdir. Bir çocuk aşırı çekingen veya saldırgan davranışlar gerçekleştiriyorsa aslında bu, onun beyninin stres, kaygı, korku altındaki bir dışavurumudur. Çocuk yaşadığı fiziksel gerilim sonrasında ya saldırıya geçer ya da pasif bir eğilimle kabul ederek donma eğilimi gösterir. Bunlar, çocukların o anlarda yatıştırılmaya ihtiyaçları olduklarının habercileridir. Çocuklar ise bunu kendi kendilerine yapamadıkları, hatta bunları bilmedikleri için de bakım verenlerine ihtiyaç duyarlar.

Duygu regülasyonu; baş etmekte zorlanılan bir durum, zorlayıcı bir duygu ile karşı karşıya kalındığında durup, dürtüsel tepki vermek yerine; duygu, davranış ve bedendeki duyumları fark edip, yöneterek en uygun tepkiyi verebilmektir.

    Duyguları regüle etmek; kaygı, korku, stres, öfke gibi zorlayıcı duyguları ‘yok etmek’ demek değildir. Tüm duyguların doğal olduklarını kabul ederek, duygularımızı sağlıklı bir şekilde deneyimleyebilmemiz için kendimize izin verebilmektir. Bunun için de öncelikli olarak, duyguları isimlendirmek gerekir. Daha sonra yaşanılan olaylar ve durumlarla duygular arasındaki bağlantıları anlayabilmek önem arz etmektedir. 


“Duygu yönetimi gelişen ve öğretilebilen bir beceridir.” 

    Çocukların duygu yönetimi becerilerinin gelişmesi, onların duygusal, sosyal, akademik ve davranışsal alanlarda başarılı olmasına yardımcı olur ve problem çözme becerilerinin gelişmesini sağlar. Yani aslında duygu regülasyonunun duygusal zekayı geliştirdiğini söyleyebiliriz. Duygusal zekanın bileşenleri ise; duyguyu tanıma, duygularını ifade etme, empati kurabilmeyi öğrenme, kendini ortaya koyabilme ve duygularla başa çıkabilmedir. 

Duygusal Zeka Nasıl Arttırılır?

    Öncelikle çocuklara duyguları öğretmek gereklidir. 6 temel duygunun ne olduğunu yüz ifadeleri çizerek öğretebilirsiniz. 6 temel duygumuz ise; mutluluk, üzüntü, iğrenme, korku, şaşkınlık ve öfkedir. 

    Olaylardan ve durumlardan çok duyguları üzerinden konuşma biçimi olarak evdeki iletişiminizi değiştirin. Örneğin; okuldan eve geldiğinde çocuğunuzun ağlamaklı olduğunu veya çok sinirli olduğunu fark ettiniz, hiçbir şey bahsetmeden odasına kapandı diyelim. Yanına gidip, “Noldu? Neden böylesin?” gibi sorular sormak yerine önce çocuğun duygusunu ona yansıtarak cümlelerinizi kurun: “Çok öfkeli gibisin, bugün seni sinirlendirecek bir şey mi yaşadın okulda?” veya o gün sınavı olduğunu biliyorsunuz, üzgün geldi: “Çok üzgün görünüyorsun, bugün sınavın vardı sanırım biraz kötü geçmiş.” Çocuk, böylece hem duyguları öğrenecek hem de sizin onun duygularınızı anladığınızı görecek, dolayısıyla da değerli olduğunu da hissedecektir.

Akşam saatlerinde otururken veya yemek yerken anne-babalar günlük sohbetlerinde duyguları işin içine katarak konuşabilirler. Örneğin; “Bugün trafik beni çok yordu. Patronum proje yetişmeyecek diye kaygılandı ve bana bağırdı ben de çok üzüldüm ama elimden geleni yapıyorum. Dönerken bir arkadaşımı aradım ve onunla konuşmak beni çok mutlu etti.’’ 

    Ebeveynler olarak çocuklarınıza duygu yönetimi konusunda rol model olun. Kendi rahatlama ve çözüm üretme stratejilerinizi onlarla paylaşın. Örneğin; “Biliyor musun, bazen ben de patronuma çok sinirleniyorum. Öyle olduğunda balkona çıkıp derin bir nefes alıyorum, sevdiğim bir arkadaşı arayıp veya yanına gidip onunla sohbet ediyorum. Bunlar o anda biraz daha iyi hissetmemi sağlıyorlar. Duyguları hissetmeyi kontrol edemeyeceğimizi ama her duygunun da geçici olduğu, sonsuza kadar bizimle kalmayacağı, an be an değişebilecekleri mesajını mutlaka onlara vermeye çalışın. Bunu, “sakinleştiğinde”, “geçtiği zaman” kelimelerini kullanarak yapabilirsiniz.

Duygu Regülasyonu İçin Evde Uygulanabilecek Aktiviteler

    Öncelikle evde duygu regülasyonu sağlayabilecek ortak bir alan oluşturabilirsiniz. Bu alan, çocuğun odasında olabileceği gibi salonda veya evin başka bir ortak alanında da olabilir. Bunu çocuğunuza sorarak birlikte karar verin. Yine aynı şekilde bu alanda neler olursa çocuğunuzun kendini iyi hissedeceğini sorun ve o şeyleri bu alana ekleyin. Büyük minder, çadır, hacıyatmaz, küçük bir ses çıkaran alet, büyük bir yastık, oyun hamuru vb olabilir. Bu alana her şeyi yığmayın sadece en rahatlatıcı birkaç şey koymaya özen gösterin. 

     Hangi duyguyu yaşarsa yaşasın duygularını yaşaması için çocuğa zaman verilmelidir. Özellikle hissettiği bu duygu, öfke duygusuysa kesinlikle o anda konuşulmamalı, önce öfkesini dışa vurmasını sağlayacak aktitivitelere yönlendirilmelidir. Kendinizi düşünün, çok öfkelendiğinizde sizi birileri sakinleştirmeye çalıştığında ya da bir şeyler söylediğinde öfkeniz geçiyor mu yoksa daha mı çok öfkeleniyorsunuz? Bizler için durum neyse çocuklar için de odur. 

    Balon Oyunu: Eve şişirilmek üzere balonlar alın fakat balonları şişirirken bunu neden yaptığınızı, nefes konusunu çalıştığınızı çocuğun yaşına uygun bir şekilde ona anlatmalısınız.

“Bak nefes alıp vermek bizim için çok önemlidir ve sakinleşmemizi sağlar” gibi bir cümleyle durumu açıklayabilirsiniz. Balonu şişirirken yavaş yavaş nefes verilmeli ki beden farkındalığına varılabilsin ve yoğun olan duygular azalabilsin. Sonrasında balonların üzerlerine çocuğun o anlarda hissettiği duyguları yazabilirsiniz, sonra çocuk onu patlatabilir. 

    Hacıyatmaz, Kum Torbası, Büyük Yastık: Çocuk aşırı öfkelendiğinde bunlardan birini kullanabilirsiniz. Çocuğa öfke duygusu hissettiğinde bunlara yönelterek bir dışa vurum yapmasını sağlayabilirsiniz. 

    Pilates Topu, Trambolin, Müzik: Pilates topunun üzerinde, trambolinde zıplayarak dürtüsel enerjisini boşaltabilir ya da kulaklığı taksın istediği müziği istediği ses seviyesinde açsın ve istediği gibi dans etsin. 

    Kinetik Kum, Oyun Hamuru: Bunların da yine aynı şekilde sakinleştirici ve aynı zamanda duyguyu dışa vurucu etkileri vardır. Daha sonra yapılan şekillerle ilgili öyküleştirme çalışmaları yapılabilir. 

    Çiziktirme Oyunu: Tüm aile birlikteyken ortaya büyük bir resim kağıdı konur. Yumuşak boyalarla (pastel veya kuru boya tarzında) herkes kağıda serbest çizgiler atar. Birbirinin çizgisinin üstüne gelebilir, birbirini tamamlayabilir vs. Sonrasında kağıtta ortaya çıkan çizgilerle, şekillerle ilgili hayal gücü çalışması yapılır. “Sence bu neye benzedi?”, “Aa bu kalp oldu, üçgene benzedi, yıldıza benzedi…” , “Sence bu ay dede ne hissediyor şu anda, ne yapıyor?” gibi cümlelerle öyküleştirmeler ve duygular konuşulabilir. 

Okumaya Devam

Psikolog

”C”esaret : Konfor Alanı

Yayınlanan

üzerinde

Tarafından

Konfor alanı (güvenli alan), minimum stres ve maksimum rahatlığın bulunduğu, kendimizi en güvende hissettiğimiz yer veya evredir. Bu alanı yaratmak ise insanoğlunun doğasında vardır. Ancak bu alan, insanların ilerlemesini engeller ve bireylerin zamanla pas tutmasına sebep olur. Bu alan içerisindeki bireyler kendilerini güvende hissederler ama köreldiklerini fark etmezler. Buradan çıkışın tek yolu ise casarettir.

Konfor alanını işimizde, evimizde yaratabildiğimiz gibi, ilişkilerimizde veya kendi üzerimizde de yaratabiliriz. Sürekli yaptığımız ve alışık olduğumuz davranışlar bizim konfor alanımıza dahildir. Konfor alanı, içerisinde rahat hissettiğimiz ve kendimize göre ortaya çıkabilecek problemleri önceden saptayarak oluşturduğumuz başa çıkma stratejilerimizin hepsidir. Her gün işe giderken aynı yoldan gittiğimiz zaman çok daha rahat hissetmemizden tutun da çalıştığımız sektörde günlük rutin işlerimizi yaparken hiç bilmediğimiz bir alana geçtiğimiz andaki tedirginlik gibi tüm şeyler aslında konfor alanıyla ilgilidir.

Konfor Alanının Dışına Çıkmak

    Konfor alanının dışına çıkmak kaygı, stres ve gerilim oluştursa da hayatınızdaki ilerlemeleriniz için olmazsa olmaz şeylerin başında gelir. Konfor alanınızdan her çıkışınız sizi daha güçlü ve daha ilerlemiş yapar. Eğer yeni şeyler öğrenmek ve yeniliklere açık olmak istiyorsanız, konfor alanınızı sık sık terk etmek durumundasınız demektir. Bu alanı, sık sık terk etme durumu bir süre sonra normalleşmeye başlayacak ve yavaş yavaş bununla ilgili kaygı ve stres seviyelerinizin azaldığını göreceksiniz.Aslında konfor alanı, sizi rahat ve güvende hissettirmesine karşılık gelişmenin az olduğu tek düze bir yaşam sağlamaktadır. 

Konfor Alanının Dışı Neresidir?

    Konforlu alandan bir sonraki alan, gelişme alanıdır. Kişileri ve kurumları geliştiren ve olması gereken alan burasıdır. Gelişme alanı konforun bozulduğu, değişimin başladığı alandır. Gelişme alanının bir ileri alanı ise, panik alanıdır. Bu alanda dikkatli olmak gereklidir. Panik alanında rahat düşünmek genellikle pek mümkün olmaz. Kaygı, korku, endişe gibi duygular ön planda kendini gösterir.

    Bir örnekle durumu iyice açıklayalım mesela; toplu taşıma kullanmaktan sıkılmış olabilir ve artık kendi arabanıza sahip olmak isteyebilirsiniz. İlk başta içinizdeki ses konuşmaya başlar: “Ne gerek var? Ehliyet almak pahalı ve uzun iş. Araba sahibi olmak da çok maliyetli. Gel vazgeç, alıştığın düzenle devam et.” Fakat bu sefer o sesi dinlemeyerek kararlı davrandınız ve bir cesaretle ehliyet kursuna gittiniz. Artık konfor alanınızdan çıkmış oldunuz ve gelişme alanınıza geçtiniz. Şimdi bu örneği devam ettirerek panik alanına bir göz atalım. Ehliyeti almıştınız zaten, bir de üzerine araba da aldınız. Fakat birkaç gün sonra araba kullanırken küçük bir kaza geçirdiniz. Öyle korktunuz ki artık direksiyona dokunmaya bile cesaret edemiyorsunuz. Araba kullanmayı geçin, hiçbir vasıtaya binemez haldesiniz. İşte bu, panik alanıdır. Artık cesaret kırılmış, kaygı ve endişe hakim olmuştur. Bu alanda bireyi tekrar araba kullanmaya teşvik etmek de oldukça zor olacaktır.

Konfor Alanından Çıkmak Nasıl Fayda Sağlar?

  • Yeni tecrübeler sizi daha yaratıcı bir hale getirir. 
  • Kendinizi zorlamanız potansiyelinizi açığa çıkarır. 
  • Daha fazla gelişmenizi ve ilerlemenizi sağlar.
  • Daha mutlu ve doyumlu bir yaşam sunar.
  • Belirlediğiniz gerçek hedeflerinize ulaşmanızı sağlar.
  • Korkularınızı yenmenizi sağlar.
  • “Bunu da yaptım, başardım.” demenizi sağlar.

Konfor Alanından Nasıl Çıkarız?
 

  • Konfor alanınızın dışında ne olduğunun farkına varın.
  • Konfor alanınızdan çıkmanın size sağlayacağı avantajları listeleyin.
  • Korkularınızın farkına varın.
  • Konfor alanınızdan çıkmanın dezavantajlarını listeleyerek karşılaşabileceğiniz problemlere karşı hazırlıklı olun.
  • Konfor alanınızdan çıkmak ilk aşamada sizde bir rahatsızlık hissi yaratacaktır. Fakat zamanla o rahatsızlık hissine de alışacaksınız. Rahatsızlık hissinin rahatlığını yaşayın!
  • Yenilgilerden, başarısızlıklardan çekiniyorsanız risk alın. İlk denemede başarılı olmak zorunda değilsiniz. Her başarısızlıkta, her yenilgide başarıya gitmeyen bir yolu elemiş oldunuz ve tecrübe kazandınız.
  • Hedefinizi aşamalara bölün. Küçük adımlarla ilerleyin. Örneğin hedefiniz her gün düzenli spor yapmaksa haftada 2 gün ile başlayarak kademeli olarak arttırın.
  • Bahane üretmeyin. İstediğiniz her şeyi başarabilirsiniz, cesur olun, ertelemeyin! İlk adımı bugün atın!

Okumaya Devam

Trendler